Padişahın bugünkü karşılığı nedir ?

Aydin

New member
Padişahın Bugünkü Karşılığı Nedir? İktidar, Toplumsal Cinsiyet, Sınıf ve Kimlik Üzerinden Bir Tartışma

Padişahın Bugünkü Karşılığı Nedir? Sorunun Göründüğünden Daha Fazlası Var

“Padişahın bugünkü karşılığı nedir?” sorusu ilk bakışta oldukça kolay görünüyor. İnsanların aklına doğal olarak “Cumhurbaşkanı” cevabı geliyor. Fakat biraz durup düşündüğümüzde, iki makamı yalnızca “ülkenin başındaki kişi” oldukları için birbirinin karşılığı saymanın tarihsel ve toplumsal açıdan ciddi bir eksiklik taşıdığını fark ediyoruz.

Çünkü padişahlık yalnızca bir makam değildi. Bir yönetim biçiminin, toplumsal hiyerarşinin, sınıfsal düzenin, erkek egemenliğinin ve farklı toplulukların devletle kurduğu ilişkinin merkezinde yer alan bir kurumdu. Bugünkü Cumhurbaşkanlığı ise anayasal bir sistem içerisinde tanımlanmış bir devlet makamıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 6. maddesi egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu belirtirken, 104. madde Cumhurbaşkanını “Devletin başı” olarak tanımlar. Cumhurbaşkanı doğrudan halk tarafından seçilir ve yürütme yetkisi kendisine aittir.

Bu nedenle “padişah = Cumhurbaşkanı” demek yerine, görev açısından en yakın modern makamın Cumhurbaşkanlığı olduğunu, fakat iki makamın dayandığı egemenlik anlayışlarının aynı olmadığını söylemek daha doğru olur.

Padişahlık ile Cumhurbaşkanlığı Arasındaki Temel Fark Nedir?

Osmanlı padişahının konumunu anlamak için öncelikle egemenliğin kaynağına bakmak gerekir. Saltanat sistemi hanedan temelli bir yönetim biçimiydi. Devletin en üst makamı belirli bir hanedanın üyeleri arasında aktarılıyordu. Modern cumhuriyet anlayışında ise devlet makamlarının meşruiyeti anayasal kurallara ve vatandaşların siyasal iradesine dayanır.

Türkiye Cumhuriyeti'nin mevcut Anayasası açık biçimde “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” der ve egemenliğin hiçbir kişi, zümre veya sınıfa bırakılamayacağını belirtir.

Bu fark, aslında sorunun merkezindedir.

Padişahın yerine “kim geçti?” diye sorarsak Cumhurbaşkanlığı makamını gösterebiliriz. Fakat “padişahın siyasal ve toplumsal sistemdeki konumunun birebir karşılığı nedir?” diye sorarsak aynı cevabı vermek mümkün değildir. Çünkü cumhuriyetin temelinde hanedan egemenliği değil, anayasal egemenlik vardır.

Saltanatın kaldırılması da bu dönüşümün önemli dönüm noktalarından biridir. TBMM kaynaklarında 1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla egemenlik anlayışının monarşik yapıdan milli egemenlik anlayışına doğru dönüştüğü aktarılmaktadır.

Padişahlığı Bir “Erkek İktidarı” Olarak Okumak Ne Kadar Doğru?

Toplumsal cinsiyet açısından konuya baktığımızda daha farklı bir katman ortaya çıkıyor.

Osmanlı'da padişahlık kurumu erkeklik üzerinden örgütlenmiş bir siyasal iktidar biçimiydi. Hükümdar erkekti ve hanedanın devamı büyük ölçüde erkek soyunun devamlılığı üzerinden düşünülüyordu. Bu durum yalnızca sarayla sınırlı değildi. Aile, miras, kamu otoritesi ve toplumsal rollerin önemli bir bölümünde kadınlar ile erkekler arasında farklı beklentiler bulunuyordu.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, “Osmanlı toplumundaki bütün kadınlar güçsüzdü” gibi basit bir genellemenin tarihsel gerçekliği açıklamakta yetersiz kalmasıdır.

Örneğin saray kadınlarının bazıları ekonomik kaynaklara, vakıflara, siyasi ilişkilere ve saray içindeki karar süreçlerine önemli ölçüde erişebiliyordu. Valide sultanlar bunun en bilinen örnekleri arasındadır. Ancak birkaç güçlü kadın figürünün bulunması, toplumdaki bütün kadınların erkeklerle eşit siyasi ve ekonomik güce sahip olduğu anlamına gelmez.

Tam tersine, burada önemli bir toplumsal cinsiyet sorusu ortaya çıkar:

Bir toplumda bazı kadınlar iktidarın merkezine yaklaşabiliyorsa, bu toplumun kadınlar açısından eşit olduğu söylenebilir mi?

Bence bu sorunun cevabını yalnızca saraydaki birkaç kişinin gücüne bakarak vermek mümkün değildir. Toplumsal eşitlik, en üst düzeydeki istisnai örneklerden ziyade sıradan insanların hayatındaki haklar, kaynaklar ve karar alma imkanları üzerinden değerlendirilmelidir.

OECD'nin toplumsal cinsiyet araştırmaları da benzer biçimde, eşitsizliğin yalnızca yasalarla değil, aile içindeki roller, sosyal normlar ve ekonomik kaynaklara erişim gibi görünmeyen yapılarla üretildiğini vurguluyor.

Kadınların Deneyimi Neden Bu Tartışmanın Merkezinde Olmalı?

Padişahlık gibi tarihsel iktidar biçimlerini konuşurken kadınların deneyimini yalnızca “kadınlar baskı gördü” cümlesine indirgemek de doğru değildir.

Bir kadının yaşadığı deneyimi belirleyen şey yalnızca cinsiyeti değildi. Ailesinin ekonomik durumu, yaşadığı şehir veya köy, dini ve toplumsal çevresi, eğitim imkanları, evlilik durumu ve ailesinin toplum içindeki konumu da önemliydi.

Örneğin saray çevresindeki bir kadınla kırsal bölgede yaşayan yoksul bir kadının “Osmanlı kadını” başlığı altında aynı deneyime sahip olduğunu düşünmek mümkün değildir.

Bugün de benzer bir durum vardır.

Türkiye'de kadınların işgücüne katılımı erkeklerden belirgin biçimde düşüktür. Dünya Bankası'nın 2025 verilerine göre kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 37,1 iken erkeklerde bu oran yüzde 71,9'dur.

Bu rakamları yalnızca “kadınlar çalışmak istemiyor” şeklinde yorumlamak toplumsal yapıyı görmezden gelir. Ev içi bakım yükü, çocuk bakımı, yaşlı bakımı, işyerindeki koşullar, toplumsal beklentiler ve aile içindeki görev paylaşımı ekonomik katılımı etkileyebilir.

OECD de dünya genelinde kadınların ücretsiz bakım ve ev işlerinin orantısız biçimde büyük bölümünü üstlenmesinin eğitim, mesleki gelişim ve ücretli çalışma için ayrılabilecek zamanı sınırladığını belirtiyor.

Dolayısıyla “padişah kimdi?” sorusundan “iktidar kimin elindeydi?” sorusuna geçtiğimizde, toplumsal cinsiyet meselesi doğrudan karşımıza çıkıyor.

Erkekler Açısından Mesele Sadece “İktidar Sahibi Olmak” Değil

Erkeklerin tarihsel sistemlerden yalnızca avantaj sağlayan taraf olarak ele alınması da eksik bir analiz olur.

Geleneksel erkeklik modelleri erkeklere bazı alanlarda daha fazla otorite sağlayabilirken aynı zamanda onlara belirli sorumluluklar da yükleyebilir. “Ailenin geçimini erkek sağlamalıdır”, “erkek güçlü olmalıdır”, “erkek duygularını belli etmemelidir” veya “ailenin kararlarını erkek vermelidir” gibi normlar, erkeklerin davranışlarını da sınırlar.

OECD'nin araştırmaları erkekliklerin tek ve değişmez bir biçim olmadığını; yaş, sosyoekonomik çevre, kültür, din ve etnik veya ırksal arka plan gibi faktörlerden etkilenen farklı erkeklik biçimleri bulunduğunu ortaya koyuyor.

Bu nedenle erkekleri tek bir toplumsal kategori olarak değerlendirmek yerine, “hangi erkek, hangi sınıfta, hangi çevrede ve hangi koşullarda?” sorusunu sormak daha anlamlıdır.

Çözüm açısından da bu yaklaşım önemlidir. Erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliğindeki rolü yalnızca kadınlara destek vermek şeklinde düşünülmemelidir. Ev işlerinin paylaşılması, çocuk bakımına katılım, işyerinde ayrımcılığa karşı çıkılması, erkek çocuklarının şiddet ve güç ilişkileri hakkında farklı biçimde yetiştirilmesi gibi somut davranışlar da önemlidir.

Fakat burada da bütün erkeklerin aynı düşündüğünü varsaymamak gerekir. Bazı erkekler geleneksel erkeklik normlarından fayda sağlarken bazıları bu normların baskısını doğrudan yaşayabilir. İşsiz bir babaya “ailenin geçimini sağlamak zorundasın” baskısı yapılması buna örnek olabilir.

Sınıf Meselesi: Padişahın Karşılığını Ararken Kimi Unutuyoruz?

Konunun en az konuşulan taraflarından biri sınıf meselesidir.

“Padişah” kelimesi bize tek bir kişiyi gösterir. Fakat padişahın iktidarı aslında çok sayıda kurum, memur, asker, bürokrat, din görevlisi ve ekonomik aktör tarafından taşınan büyük bir toplumsal düzenin tepesinde bulunuyordu.

Dolayısıyla yalnızca padişaha bakmak, toplumun geri kalanını görünmez hale getirebilir.

Bir saray görevlisinin, yüksek rütbeli bir devlet adamının, şehirdeki esnafın, köylünün, işçinin veya yoksul bir ailenin devleti deneyimleme biçimleri aynı değildi.
 
Üst